“Ayşin Korucu İle Evimin Kalbi”

“Ocağı tütmeyenin ocağı söner.”

Meraklı ve iri gözleri ile konu konuyu açan keyifli sohbetimizin ardından paylaştığımız ufak bir kavanoz “gül reçeli” ile başlar Ayşin Korucu ile tanış olma ve arkadaşlığa doğru giden hikayemiz. Bizi ortak bir noktada buluşturan “Tohumdan Sofraya Bir Yemek Serüveni” adlı projemiz ile birlikte de arkadaşlığımızı pekiştiren güzel bir yola baş koymuş olduk.

Ve Yunus Emre’nin sözünü dinlercesine, Gel tanış olalım, işin kolayını tutalım diyerek el ele, gönül gönüle verip girdik mutfağa. Ayşin ablanın aklı ve yüreği öyle doluydu ki bu yola, onun mutfakla başlayan serüvenini öğrenmekle başlamalıydım. Tutamadım kendimi ve kahve kokan ilk sorumu soru verdim;

Seni mutfakla birleştiren o an, o hikaye neydi diye?

Ve işte o hikaye…

***

Ayşin Korucu-

Benim yemek hikayem esasında “pazardan” başlar. Çocuğum daha ve yaşıtlarım sokakta oyun oynarken, pazara gitmekten köşe bucak kaçarken ben annemle pazara gitmenin yollarını arardım.

Babamın anneme Pazar eksiği görsün diye verdiği parayı yetiştirmek ihtiyacımız olan her şeyden birazda olsa alabilmeye çalışmak hatta üzerine para bile arttırmak çok keyifliydi. Pazarın, dünyanın en eski iletişim araçlarından biri olması ve oradaki iletişim, sıcaklık aynı sofra kültüründe olduğu gibi insanları bir araya toplanması benim çok ilgimi çekti.

İlk yaptığım yemek de nohuttur, 14 yaşındaydım o zaman. Hatta daha eskiye gidersek Zonguldak’ta geçen çocukluk anılarımda sokakta evcilik, doktorculuk oynanılırken yaprak toplayıp kum ve çakıl taşlarıyla hazırladığı harç ile sarma saran Ayşin var : )  Günümüze baktığımda ise şimdi çıkartmak istediğim kitabın adı sefer tasımdaki dolmalar ve sarmalar şeklinde…

Nohuda gelecek olursak, başlangıç için zor bir yemekti aslında. Islatman gerek, şişecek sonra… Çok soru sorardım bir de, annemi, komşuları bunalttığım çok olmuştur. Ama yol gösteren hocalarım yönünden çok şanslıydım. Evde, mutfakta elinin lezzetli güçlü olan iki kadın vardı; annem Sevgi ve anneannem Mukaddes. Dışarıda ise birbirinden tatlı komşularımız, Nigar Ablamın annesi Emine teyze, Sezaver Teyze önüm arkam sağım solum TEYZE! Benim için tüm bunlar büyük bir nimet ve zenginlikti.

Pişirdiğim ilk nohut yemeğinin annem ve özellikle babam tarafından beğenilmesi, herkesin mutlukla eline sağlık demesi… Gerçekten yemek yapmanın garip bir büyüsü olduğunu o zaman anladım. Mıknatıs gibi herkesi bir araya topluyordu. Yemeğin evimizde başlayan bu birleştirici etkisi bende sürekli fotoğraf oluşturmaya başladı. Yemek bir araya toplar ve güzel konuları beraberinde getirir.

Aradan yıllar geçtikten sonra kendimi yöresel yemeklerle ilgilenirken buldum. Adana Antep Urfa Mardin Ankara gibi… Komşumuz Hatice teyze Adanalı bana içli köfte öğretecek. Zerrin Abla Urfalı bana kaburga dolması öğretecek. Gülşen Abla Adanalı güveçte bamya öğretecek.

Bir baktım ki o teyze ve ananelerde beni destekliyor ve sakınmadan öğretiyor. O dönem meraktan 125 tane içli köfte açtığımı bilirim. Anaçlık, sofrada herkesi bir arada toplamak ve güzel iltifatlar toplamak bunların parayla satın alınamayacak şeyler olduğunu düşündüm.

Yıllar içerisinde yemek pişirme serüveni devam etti ama bunlar hep iltifatlarla devam etti. 2000 yılında bütün bir yaz köfte yaptım, döverek yapıyorum, vurarak yapıyorum hep eski yöntemlere başvurarak yapıyorum.

Dansçı kimliğim, koreograflığım, eğitmenliğim, yurtdışı maceram. Güney Kore Japonya 5 senem Asya kıtasında geçti. Hocalar yetiştirdim, hocaların hocalığını yaptım. Dans derslerinin yanı sıra Türk yemeklerini de öğrettim. Bir yandan da kültüre karşı hala merak içindeyim. Oradaki merakım, sanata verilen önem, az ama verimli çalışma saati bana çok fazla boş vakit doğurdu. Böylece ikinci Japonya tecrübemde “abc cooking studio” da aşçılık eğitimi almaya karar verdim.

Fransız yemekleri, Fransız ekmekleri ve Asya mutfağı bu şekilde yaklaşık 2,5 yıl da oraya devam ettim. İyi ki gitmişim diyorum.  Orada bulaşıkçılığa kadar yapıyorsun. Tencereni de yıkamak zorundasın, bıçağını da temizlemek zorundasın, Japonya’daki sitem böyle, tam bir okul. Aslında bu benim için tam bir sınavdı. Mutfak becerilerini Japonca kanalıyla öğreniyordum.Bir yandan büyük dans gösterilerinin hazırlıkları bir yandan yemek hala devam ediyorum. Yemek stilistliğini aşılıyorlar aynı zamanda. Türkiye’ye döndüğümde ise her şey bu kadar kolay olmadı. Öncelikle hem yemek yapmaya hem de dansa 6 ay ara verdim. Hemen akabinde

dansa hızlı bir şekilde başladığımda ise ayak baş parmağımı kırdım. Her şer de bir hayır var derler ya ben bir gün yeniden buzdolabının kapağını açtım ve aa bu da varmış o da varmış derken 1 yıl içinde iki başparmak kırığının bana hediyesi, Facebook’ta “yapıyorum” albümünü besleyen yaklaşık 450 adet fotoğraf arşivi olmuştu.Çok olumlu eleştiriler almaya başladım. Özel tarif istemeler derken bir baktım ben doğru yoldayım. Yıllardır içimde olan şeyi beslemeye başladım. Hiç yemek yapmayan arkadaşlarım yemek yapıp fotoğraflarını çekmeye başlayınca birden bire olayın ciddiyetinin farkına vardım ve bu daha doğru bir şekilde yapılmalı dedim kendi kendime. Ve bir arkadaşımın aracılığı ile Hitit ve yine bir arkadaşım aracılığı ile de Mevlevi mutfağına merak saldım. Zaten Osmanlı mutfağına özel bir merakım vardı. Sonrasında ise yemek kitabı projesi oluştu ve inşallah 1,5 yıl içerisinde çıkacak.

Yemek kitabı projesindeki amaç ise gene; mükemmel bir aşçıyım harika dolma yaparım değildi. Tam tersi çevremdeki insanlardan destek alarak, büyüklere saygı duyarak, bizzat onların ayaklarına kadar gidip teşekkürlerimi sunarak onlardan el almaktı. Romantik bir başlangıç ama ben değerlere saygılı bir şekilde büyütüldüm ve bu hep böyle olacak. Bu yüzden ilk önce Tekirdağ’da Müzeyyen annenin yanına gittim. Ondan el aldım. Ve proje başladı. Bu projem ve sonra diğer illere doğru yayılarak gidecek.

Gözlem çok şey demek. Dansta da bu böyle yemek yapmakta da. Annem çiğ börek yapardı biz izlerdik ve ben şimdi çiğ börek açıyorum. Bize hiç üşenmeden yemek yapan büyüklerimize teşekkür ederek ve birazda silkelenerek yemek yapılan günleri bence tekrar canlandırmak gerekiyor. Çünkü bu değer hızla kayboluyor.

Bu görev sadece bana mı düştü hayır, ama kendi payıma düşeni yapmak istiyorum. O yüzden araştırmalarıma devam ediyorum. Bunlar olurken her şey güzel hoştu ve marketlerde her şey vardı.Derken Datça Murat Çiftliği ile karşılaştım. Bir kez baktım, ikinci kez baktım,  üçüncü dördüncü gibi girdim ve o esnada Murat Tapik ile tanıştım ve eşimle de tanışmanı isterim derken Gamze ile de tanışmış olduk.

***

 Nasıl yolumuz birleşti?

Datça Murat Çiftliği’nin tohumdan sofraya sağlıklı bir şeyler sunma isteği ve idealleri sonuçta beni de etkiledi. Çünkü aslında bende farkında olmadan bunun pişirme aşamasındaydım. Doğru ürünlere doğru zamanlarda sahip olma fikri ve çabası bizim ortak bir noktada buluşmamızı sağladı. Ve Gamze’nin gül reçelinin özünü bulup, bir pembe gül kavanozunun hiç hesapsızca paylaşılması açıkçası benim aklımı çelen şey oldu. İnsanlar bu tip şeyleri yapmaz oldular. Gide gele o üründe var bu da var derken bize bu toprakların sunduğu pek çok güzel nimet Datça Murat Çiftliği’nde en doğal haliyle iki adım ötem kadar yakınıma gelmişti.

Maalesef üzülerek şunu da görüyordum ki anne babalar çocuklarını ve kendilerini istemeden zehirliyorlar. Ve bunun farkında olmamaları beni bu işe daha çok yönlendirdi.  Yemek derslerim yavaş yavaş başladı.  Hem butik, sağlıklı ve insana hitap eden şeyler olunca işin içinde dans ve yemekte olunca bir de Datça Murat Çiftliği’nin de bu tutarlı tavrı, sağlıklı yiyecekler; tam hasat zamanı aynı çocukluğumuzdaki gibi, doğru malzemeler her şeyin yerinde ve zamanında tam da bize göre olması bizi etkiledi. Ve çoğu insanın “Aaa domates çıktı!” sözünü kaç yıldır telaffuz etmiyor olması, hangi sebze hangi zamanda çıkar, yenir tüm bunların unutulması bizim için en büyük etkenlerden bir tanesi oldu.

İşte şimdi güzel bir projeye başladık ve hasat zamanı, doğru zamanda doğru sebze- meyvelerle elleri birleştirip, insanların bu konuda aydınlanmasını sağlamak, belki unuttukları göz ardı ettikleri şeyleri tekrar ön plana çıkarmak için mutfaktayız.

Sonra bakıyoruz şehirlerin özel ilçelerinde ot festivalleri, yemek festivalleri düzenleniyor. Çünkü unutulan lezzetler kısa süreli hatırlatılıyor insanlara. “Bir ot yedim, tadına doyamadım” senin o ota ulaşma imkanın var. Muhtemelen işte bunları hatırlatmak içinde bir aradayız. Toprak var,  hasat ürünleri var doğru zamanda, doğru şekilde çıkıyor.

Ve bundan daha güzel bir fırsat daha olamaz herhalde : )